tanedebiyat

18/7/2006 - Vedat Günyol'u Anarken-Günay Güner

VEDAT GÜNYOL'U ANARKEN

 

G ü n a y   G Ü N E R

V

edat Günyol ustayı düşünmek, aydın sorununu da düşündürüyor. Her olumsuzluktan halkı sorumlu tutarak işin içinden sıyrılmak son yıllarda moda oldu ya hani... Oysa aydınların, durup da ince şeyleri düşünmeye, tarihsel bilgiler üzerine kafa yormaya vakitleri olsa (ki hep meşguller) belki de bu yargıya varmayacaklar.

Türk aydını her dönemde kendini halktan ayrı tutan biri değildi. Özgürlük şairleri Namık Kemal, Tevfik Fikret tutarlı ve inançlıydılar. 1876 Anayasa hareketinin öncüsü Mithat Paşa bu uğurda canından oldu. Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nın başlamasıyla Nâzım Hikmet, Yakup Kadri, Halide Edip Adıvar, Dr. Adnan Adıvar gibi namuslu kalemler Anadolu'ya geçerek ulusun haklı kavgasının yanında yer aldılar.

Cumhuriyet'in ekin politikasının gerçekleştirilmesinde, aydınların özverili çalışmalarının önemli işlevi vardır. Millet Mektepleri'yle tüm yurtta Latin abecesiyle okuma yazma seferberliği başlatılmış ve başarılmıştır. Halkevleri, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Tercüme Bürosu, Medeni Kanun, Üniversite Reformu ve Köy Enstitüleri'yle süren ekin devriminin önü, yurttaşların bilinçlenmelerinin sınıfsal çıkarlarını ortadan kaldıracağını gören egemen ittifak tarafından kesilmiştir. Bunun sonucunda da, yaklaşık 1950 yılıyla belirlenen kırılmadan sonraki toplumsal doku tümüyle farklılaşmış, değiştirilmiş, tahrip edilmiş, yozlaştırılmıştır.

Ne gariptir ki, ulus yararına bunca güzellik "tek parti" döneminin ürünüyken, ulus zararına bunca iş "çok partili demokrasi"ye geçildikten sonra yapılmıştır, hâlâ da yapılmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkan Avrupa'yı düzenleme, "demokratikleştirme" bahanesiyle stratejik uygulamalar gerçekleştirirken, Türkiye de bu projelerden payına düşeni aldı. ABD anılan dönemde tüm Avrupa'da yükselen toplumcu iktidarları; azgelişmiş dünyada ve Türkiye'de ise bağımsızlık hareketlerini engelledi.

Ülkemizde 1950 sonrası dönem, diktatörlüklerin, işbirlikçiliğin, halk dalkavukluğu sosu sürülmüş gericiliğin belirlediği; bu olgulara karşı Kemalist direnişin varlık bulduğu çatışma dönemidir.   Bu nedenle de acılıdır, kanlıdır, ağırdır.

İşte Vedat Günyol anılan tarihsel süreci en doğru analiz eden ve ulusu umutsuzluğa düşmeden uyaran aydınların başında gelir. Sonu gelmeyen yalan, talan ve kıyım yıllarının tutanakçısıdır. 1911 yılında İstanbul'da doğan Günyol, 1920'lerde, çocukluk çağındayken, ailece Samsun üzerinden, eşkıya dolu ıssız yollardan Anadolu'ya göçerler. Cumhuriyet'i yaşayarak bilen bir insandır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirmesinin ardından doktora yapmak için 1937'de Paris'e gider. İkinci Dünya Savaşı başlayınca Türkiye'ye döner. Ankara'da MEB Neşriyat Müdürlüğü'nde Klasik Eserler Müşaviri olur. Fransızca öğretmenliği yapar. 1942-1948 yılları arasında Tercüme Bürosu'nda çalışır.

Emekçilerin, ezilenlerin sabırlı sesidir, sözüdür Vedat Günyol. Açıktır, berraktır. Sözü eveleyip gevelemez, dolaştırmaz. Benzersiz bir içtenlik ve insancıl(l)ık vardır denemelerinde. Hemen her denemesi umutla biter. Hiçbir zaman karamsarlık yaymaz. İnsan sıcaklığı dedik de, şöyle yazar, sorar bu konuda: "Mutluluk nedir ne olabilir, bir insanın bir insana yaklaşmasından, bakışlarında eriyip gözünde, gönlünde çiçekler açmasından, dostlukta aşkı, aşkta dostluğu bulup yaşatmasından başka nerede? El ele, yürek yüreğe, kafa kafaya, belli bir amaca doğru kader birliğinden başka nerede bulabiliriz mutluluğu, mutlulukların mutluluğunu?" Denemelerinde oluşturduğu kendine has ve güçlü dilden etkilenmemek olanaksızdır. (Ne kadar bilge bir insan olduğunu, Edebiyatçılar Derneği'nin onur üyesi olarak Ankara'da katıldığı bir toplantıda tanışma mutluluğuna eriştiğimde daha iyi anladım. Bu gönül güzelliğini, sıcaklığını anlatmak çok zor...)

Günyol o özgün denemelerinde hep anlaşılır olmayı seçti, benimsedi. (İsteseydi tersini yapması da O'nun için kolaydı ama yapmadı.) En karmaşık konuları bile anlaşılır kıldı. Zaten önemli olan da bu yaklaşıma sahip olmak değil midir? Yazıların içine İngilizce, Fransızca, ne idüğü   belirsiz sözcükler serpiştirerek çokbilmişlik taslamak marifet midir? Aydın halkla birlikte soluk alıp vermelidir. Halk dalkavukluğu anlamına gelmez bu tavır. Aydın her zaman halkla uyum içinde   olmayabilir, ama dışında, uzağında olmamalıdır. Vedat Günyol'un eleştirisi de sevgiyledir. Bir denemesi bile yoktur ki, sıradan bir yurttaş okuyup da anlamasın. Çünkü Günyol bir ulus öğretmenidir.

Günyol'un Tercüme Bürosu'nda, o coşkuyla gerçekleştirilen, dünya klasiklerinin çevrilmesi işinde büyük emeği vardır. Bir diğer güzel aydın olan Orhan Burian'la birlikte 1952'den başlayarak yayımladıkları yazın ve düşün dergisi Ufuklar, uzun dönem, Türk ekinine büyük katlı sağlamıştır. Sabahattin Eyüboğlu'yla birlikte kurdukları Çan Yayınları olarak 62 kitap yayımlarlar. İslam Ansiklopedisi'nin yayım kurulunda, 1949-1959 yılları arasında, siyasi baskıyla görevden alınıncaya kadar çalışır. Başta Cumhuriyet olmak üzere, gazetelerde, dergilerde   yayımladığı denemeleriyle, okurların adeta bir üniversite eğitimi almalarını sağlamıştır.

En değerli bilgileri hiç yormadan vermenin de ustasıdır Günyol. Yunan mitolojisini Fransız Devrimi'ni, Aristoteles, Sadi, Spinoza, Swift, Xavier de Maistre, Lesage, Prevert, Valéry, Boris, Spasov, Gehenno, Gramsci, Francis Bacon, John Ball, Anatole France, Gaston Bouthocel yazarları ve kuramcıları; Saint Just, Robespierre, Babeuf, Lenin gibi eylem insanlarını; Aşık Veysel, İsmet Zeki Eyüboğlu, Ruhi Su gibi değerlerimizi bir güzel anlatır. O'nun yeri emekçi sınıfın yanıdır. Bu seçimini açıkça belirtir. Sözünü sakınmaz. Yukarıda anılan siyasal süreci şöyle analiz eder: "Atatürk'ün son günlerinde, çevresinde toplanan çıkarcı, kelli körlü politika cambazlarının vur abalıya giriştikleri kıyımlar, halka, halkın yararına kurulan Cumhuriyet'i bir faşizm batağına doğru koşar adım sürüklemeye başlamıştır. İşte, o gün bugün, halk yararına kalem oynatan, söz söyleyen, söylemese de söyleyeceği polis fişleri, şişleriyle saptanan (!) kişiler, aydınlar, işçiler, hatta hatta köylüler baskı altında tutulmuş, olur olmaz komplo senaryolarıyla cezaevlerine tıkılmış, dövüle sövüle, tekmelene tokatlana, coplana kurşunlana." Vedat Günyol da bu eziyetleri doğrudan yaşayanlardandır.

Demokrat Parti'yle başlayan bağımlılık, dolayısıyla karşıdevrim sürecinin iç politika   ayağı halk dalkavuk

luğu yoluyla, halktan yana görünüp, oy için halkın kuyusunu kazmak yöntemiyle biçimlendi. Alınacak oyları büyük ölçüde tarımsal ürün, daha çok da hububat destekleme fiyatları belirledi. Laiklikten verilen ödünlerse gitgide artıyordu. Günümüzde ise USA patentli Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) içinde işbirlikçilik ve koçbaşı görevi neredeyse gönüllü benimsenirken, seçim sonuçlarını, dolayısıyla parlamentonun yapısını ise artık hububat fiyatları değil, tarikatların ve aşiretlerin pek "demokratik" gerici oyları belirlemektedir.

Yurttaşların özgür biliçlerinin sonucu olması gereken seçimler, bireyi yok eden (daha doğrusu bireyin hiçbir zaman varolamadığı) tarikat ve aşiret oylarıyla belirlendiğine göre, demokrasi adına bir sonuç beklemenin olanağı ve anlamı yoktur.

Vedat Günyol'un denemelerindeki bildiriler, dersler güncelliklerini koruyorlar. Ta ki, "orman ışıyıncaya" ulus bilinçleninceye kadar.

Cemal Süreya'nın deyişiyle, edebiyatımızın cumhurbaşkanı Vedat Günyol'un sevgili anısı önünde saygıyla, yürekle  eğilirim

 

 

(Tan Edebiyat Sayı: 3)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/7/2006 - küreselleşme ve son çeyrek yüzyıl türk şiiri

tan edebiyat 1'den:

 

KÜRESELLEŞME VE SON ÇEYREK YÜZYIL TÜRK ŞİİRİ*

 

  1. Kadir PAKSOY

 

Küreselleşme kavramı, yurdumuzda uzun süre olumlu anlamda kullanıldı. Bu yaygın anlayışa göre, küreselleşme, gelişen bilim ve teknolojiye ayak uydurmanın, insanları birbirinden ayıran yapay sınırları ortadan kaldırmanın, her türlü bağnazlıktan uzak durmanın, kısacası uygarlaşmanın bir gereği ve bu sürece karşı çıkmak da, akla ve mantığa uygun değildi. İnsanlığın ortak kültür kalıtından yararlanmak nasıl reddedilebilirdi?! Ozanlardan da bu duruma uyum sağlamaları isteniyordu. Çağdaş ozanlarımızdan Nihat Behram’ın dizeleriyle söyleyecek olursak:

“(…)

Diyorlardı ki: ‘Bilginin, birikimin küresellik çağında

çocukça heyecanlarla

bu yaşta gülünç olma!

(…)”[1]

Küreselleşmeye böyle bakmanın bizzat küresel güçlerin bir dayatması olduğunun anlaşılması, kolay olmadı. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, artık Türkiye’de de küreselleşmenin “piyasa ekonomisi”  aldatmacası ile kapitalist sistemin dünya egemenliğini sağlama anlamına geldiği biliniyor. Bu bilince sahip Türk aydınları, Türk ozan ve yazarları da Seatle’den, Porto Alegre’den yükselen çağrılara yanıt veriyor ve küreselleşme karşıtı eylemlere gittikçe daha çok, daha aktif biçimde katılıyorlar.

Çağdaş ozanlarımızdan Ali Yüce bu çağrıya katılanlardan biri. Şöyle diyor Ali Yüce bir şiirinde:

“(…)

Şiirlerim çok okunsun

Kitaplarım çok satsın diye

Okurun bilinçaltında

Solucan görülemem ben

Postmodern bir aferin için

Gerçeğe allık süremem

Aydınlığa uygarlığa

Arkamı dönemem ben[2]

Metin Demirtaş da Yeni Dünya Düzeni’ne uyum sağlayamayacağını şu dizelerle belirtiyor:

Kırlarda ot toplayıp

Karnını doyuran

Bir kuşaktanım.

Bilirim değerini

Bir kibrit çöpünün bile.

 

Hayatı tüketime indirgeyen

Yeni Dünya Düzeni nesline

Aşina değilim bu yüzden.”[3]

Ali Yüce gibi, Metin Demirtaş gibi pek çok ozan, küreselleşmeye karşı duruşlarını netleştirerek seslerini yükseltmeye başladılar.

Bu aşamaya nasıl gelindiğini ve küreselleşmenin Türk şiirine etkilerini son çeyrek yüzyılı ana çizgileri ile gözden geçirerek irdelemeye çalışalım.

ABD destekli 12 Eylül 1980 Darbesi ile Türkiye’de, tüm aydınlar gibi, sosyalist / Kemalist ozanlar da tutuklanarak cezaevlerine konuldu ya da ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar (Can Yücel, Başaran, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Aşık Mahzunî…). Onların ürünlerini yayımlayan devrimci / demokrat yazın dergileri de ya kapatıldı ya da yayın yaşamından çekilmek zorunda bırakıldılar.  Cezaevlerinde ve yurt dışında yazmayı sürdürenlerin, cezaevlerinde yaşadıklarının etkisiyle ozan / yazar olanların ürünleri okura çok güç koşullarda ve sınırlı olarak ulaşabildi… Böyle bir ortamda yayın yaşamını sürdürebilen birkaç yazın dergisinde ise apolitik ve kapalı şiirler yazılıyordu. Şiirin tıkandığı, ozanların devletten ve ideolojilerden bağımsız olması gerektiği, ozanın sosyalist olabileceği ama sosyalist şiirden söz edilemeyeceği vb. savlar, bu şiirlerin düşünsel gerekçesi olarak  bu sıralarda ortaya atılmaya başlandı. Bu yeni bir şey değildi; sanatçının özgürlüğünün ve özerkliğinin sağlanması adına, bir tür “sanat için sanat” anlayışı savunuluyordu. Bu da kuşkusuz, her alanda olduğu gibi, sanat alanında da tarih bilincinden yoksunluğun bir sonucu idi. Sanatçının bir zamanlar, önce kiliseye ve feodaliteye, sonra da burjuvaziye karşı verdiği özerklik (otonomi) savaşımının günümüzdeki karşılığı, toplum ve toplumsallık karşıtlığı olamazdı. Topluma ve toplumsal değerlere karşı eleştirel bir duruş sergilemeye çalışılırken, uluslararası sermayenin güdümüne giriliyordu…

SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin tek süper güç olarak kalması, “tarihin sonu” savlarının ortaya atılması, “piyasa ekonomisi”nin fetişleştirilmesi, bilim ve teknolojinin bu yolda kullanılması, küreselleşme sürecini hızlandırdı. Bu durum, Türk şiirini hem olumsuz hem de olumlu olarak etkiledi. Ya da etki tepkiyi doğurdu, diyebiliriz. Küreselleşmenin Türk şiirindeki olumsuz etkilerinin görülmesiyle birlikte, toplumcu, aydınlanmacı, ulusalcı ozanlarca Türk şiir geleneğine, Türkçeye sahip çıkılmaya, küreselleşme karşıtı iletileri öne çıkan şiirler yazılmaya başlandı…

Bu bağlamda önce olumsuz etkileri ele alacak olursak  başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

Düşünsel etki: Toplumsal sorumluluktan kaçış, burjuva bireyciliği, içine kapanıklık, “şiirin üstüne vazife olmayan işlerle uğraşmaması” düşüncesi, “postmodern” diye nitelenen anlamsız, “absürd” şiirlerin ortaya çıkmasına yol açıtı…

İşte bu konuda verilebilecek sayısız örnekten biri (üstelik de “Marksist edebiyat dergisi”olduğu savlanan bir dergiden :

“(…)

ilk öpüşenim püşen

ölük bir stadyumu

çimlerinde çim çim çim

 

bi kaçık arış ağzım

dilim parılçalanıyor, bana it her şey

canım çekişmiyor hiç konuşmak

kırışıyorum kirişleri

(…)”[4]

Bir zamanlar feodal Sultan, ozanlardan saltanatına zarar vermeyecek “masnu”[5] şiirler yazmalarını isterdi. Şimdi aynı istek küresel patrondan (ABD) geliyordu. Ancak bu kez “masnu”nun daha çok ikinci anlamı öne geçmişti: Sahte, düzmece, uydurma…

Varlık dergisinin Kasım 2003, Aralık 2003, Ocak 2004 sayılarını inceleyen çağdaş ozanlarımızdan Hidayet Karakuş, bu üç sayıda yayımlanan otuz beş şiirden yalnızca birinin toplumsal şiir olduğunu belirterek toplumsal sorumluluktan kaçış konusunda şu saptamada bulunuyor:

“Peki bizim ozanlarımız ne yapıyorlar? Felaketlerin ortasında meleklerin cinsiyetini tartışan rahipler gibi kendilerini dünyanın merkezine yerleştirip kendilerini yazıyor, kendilerini yaşıyorlar…”[6]

 

Dilsel etki: Türkçeye sahip çıkmak, Türkçeyi savunmak küreselleşmenin etkisindeki ozanlarca “dilde faşizm” olarak nitelendirildi ve bu düşünceyle, bir zamanların Osmanlıcası gibi karışık bir dille, dildeki kirlenmeyi artıran şiirler yazıldı. Ancak bu kez başta İngilizce olmak üzere Batı dilleri etkili idi…

 2003 – 2004 yıllarında yayımlanan dergi ve kitaplardan seçilerek bir şiir yıllığında şiirseverlere sunulan bazı şiirlerin  adları bu etkiyi kanıtlıyor:

“ibotie (küçük İskender), Verasus (Şeref Bilsel), Curculum Vitae (Tuğrul Tanyol), Phantum Sonata (Güven Turan), body & soul ve sansa (Orhan Tekelioğlu)”[7].

Batı dillerinin etkisi  belirgin olmakla birlikte genç ozanlarda Osmanlıca özentisi de görmezlikten gelinecek gibi değil:

kollarım açık belki ben de çarmıhım ağzımda unf

şitap hatta hab gibi sesler çıkarır ulurum[8]  gibi dizelerden oluşan pek çok şiir örneği verilebilir son yıllarda yayımlanan dergilerden.

“Bir ulusu ulus yapan en önemli etmenin dil olduğunu çok iyi biliyorlar. Dil Devrimi’nin getirdiklerini, dile kazandırdıklarını önce yok edip sonra tersine çevirme peşindeler…” diyen Hidayet Karakuş, dildeki kirlenmenin nedenlerini de şöyle sıralıyor:

“a. Genç yazarların, Türkiye’de 1940-1980 arasındaki arı dil çalışmalarını bilmemeleri, bir ulusal dil bilincini edinmemiş olmaları.

b. O dönemde yazan öykücülerin, romancıların, ozanların yapıtlarını okumadan, dillerini incelemeden şiirin teknik olanaklarını mutlak gerçeklik gibi görmeleri.

c. Ülkede kökleri eskide olmakla birlikte özellikle 12 Eylül 1980’den sonra yabancı dille eğitimin dayatılması, toplumda bir İngilizce eğitim sarasının yaşanması, yaşatılması, bugünkü genç yazarlardan kimilerinin de bu eğitimden geçmiş olmaları.

d. Yeterli siyasi bilinçten yoksun bir gençliğin yaratılmış olması; insan sevgisine dayalı, bilgiye, duyarlığa dayalı bir yurt sevgisinin verilememiş olması.

e. Eğitime biçim verenlerin, ülkede ekonomiye egemen olanların toplumun beğenilerini küreselleşmenin istemlerine uygun bir edebiyat, sanat dünyasıyla belirlemeleri, sığ bir edebiyat heyecanı yaratmaları; bunda etkili olmaları.”[9]

 

Biçimsel etki: Bir kurguya dayanan, belirli bir biçimi (formu) olan koşuklar yerine, kurgusuz, hiçbir biçimi olmayan (şekilsiz, amorf) düzensiz metinler şiir olarak sunulmaya ve küreselleşmeyi tabulaştıran çevrelerde kabul görmeye başladı…

 

Yabancılaşma etkisi: Ulus devletlerin modasının geçtiği düşüncesiyle “haymatlos” ozanlar çoğaldı. Bunlar kişisel ya da bir topluluk üyesi olarak açığa vurdukları politik tutumlarıyla; Kıbrıs, Ermeni Sorunu gibi ulusal davalarda Türkiye karşıtlarının tezlerini desteklemeyi aydın olmanın gereği sayarlarken bir yandan da  sürekli olarak toplumun kendilerine (ozanlara, şiire)  yabancılaştığından yakınıp durdular. Oysa, öncelikle kendileri topluma ve Türk şiirine yabancılaşmışlardı…

Ana çizgileri ile belirtilen bu olumsuz etkiler daha çok genç kuşak ozanlarında (80’li ve 90’lı yıllarda yazmaya başlayanlarda) görüldü. Ancak bu madalyonun bir yüzü idi. Madalyonun bir de öteki yüzü vardı. Olmaması da mümkün değildi. Bu yanda da bir yandan  Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nin yaşayan (bu yıllarda yazmayı sürdüren) ustaları (Dağlarca, Ali Yüce, Cahit Külebi…), arı Türkçeleri ile seçkin ürünler vererek Türk şiir geleneğini sürdürürlerken, bir yandan da Türk şiir geleneği ile bağlarını koparmadan yeni arayışlara yönelen genç ozanlar, çağdaş Türk şiirine azımsanmayacak katkılarda bulundular. Küreselleşmeci güçler, madalyonun bu yüzünün görülmemesi için ellerinden geleni yapmalarına karşın; toplumcu,insancıl, aydınlanmacı, ulusalcı şiirin önünü kesemediler. 1987’de Ankara’da bir grup genç ozanla birlikte çıkardığımız Yeni Şiir dergisinin çıkış bildirgesinde şöyle demiştik:

“NEDEN YENİ BİR DERGİ NEDEN YENİ ŞİİR

Yeni Şiir, sözde ‘yenilik’ hevesinden, salt yenilik urbaları giyebilmek için değil, genç kuşağın ürünlerini günışığına çıkarmayı ve onların yayın organı olmayı ilke edindiği;

Geçmişi tümden yadsıyan bir yapılanmaya gitmek yerine, bugüne kadarki şiir birikimlerinin üzerinde yükselmeyi yeğlediği;

Milyonlar kuru ekmeğe muhtaç ve emek en ucuz değerken, insan hakları ayaklar altında çiğnenip, emperyalizmin tezgahladığı ve körüklediği korkunç savaşların alevleri dört bir yanımızı sarmışken, ‘toplu ölüm silahları’ yeryüzündeki tüm yaşamı tehdit ederken, sessiz kalmayı, boyun eğmeyi ve küçük çıkarlar ardında koşmayı reddettiği;

Baskı dönemlerinde palazlanan ve anlaşılmaz soyut cambazlıklarla uğraşan ‘kapalı kaçış şiiri’ ile temsilcilerine önem vermediği;

Yeni’den –yazıldığı tarih ne olursa olsun- yaşayanı, bugünün devrimci, demokrat güçlerinin gelişen mücadelesine katkıda bulunan şiiri anladığı;

Sosyalist Gerçekçi Genç Türk Şiiri’nin üzerinde yükseleceği temelleri karşılıklı dayanışma ve en geniş katılımla oluşturmayı en önde gelen görev saydığı için yayın dünyasına girmiş ve Yeni Şiir adını almıştır.”[10]

Yeni Şiir dergisinin ömrü uzun olmadı; ama, aynı felsefe ile başka yazın dergileri yayımlandı. Ankara ve Anadolu’da çoban ateşleri gibi yanıp sönen bu dergilerde yazan ozanlar, ya da kendi olanakları ile tek tek kitaplarını çıkaranlar, son çeyrek yüzyıl Türk şiirine küreselleşme damgasının vurulmasına izin vermediler, vermiyorlar.

İşte bu ozanların birkaçı ve şiirlerinden alıntılar:

 

Hüseyin Haydar

Doğu Tabletleri adlı şiirinden:

“(…)

Yalayın parmaklarınızda şerbetlenen kanı, laillah,

Önünüzde rızık sehpası: usa, musa, isa!

Ruhları kuşatılanlar, büyük çadırın direğini kesiyor.

Yıkılacak yedikat gökler dünyanın başına. Ya Sin!

Elçi olmuşsun, çerçi olmuşsun yüzü kara Beyaz Ev’e.

İnsan etinin kilosu, kanın litresi, Memet’in tanesi kaça?

Seç beğen al, kanı akmazsa paranı geri al!

Diye, pazarlık ediyor, zamiri it! İhaneti tayyib!

Yüzyılın kan dökmesine çanak tutuyor yerli yanki!

Eceli gelen köpek, Türkiye’nin duvarına işermiş, bilmiyor!

Ama bilmemek ayıp değil, öğrenmemektir ayıp!

Andolsun ki, öğretilecektir!”[11]

 

Hidayet Karakuş

Dizeler Geçiyor adlı şiirinden:

“(…)

dizeler geçiyor çığlık çığlığa

füzelerin düştüğü yerden

gök ağı kan revan

güz yelleri değil onları savuran

gazel döken kavakların

yaşamıdır sarışın imgelerle vuran

 

(…)

 

çelik ordulara taştan bakışlarla

dur diyor bir çocuk ordusu filistin’de

ne tarih ne peygamber işe yaradı

ruhlarına mil çekilmiş tank paletleri

gün uyur uyumaz uğursuzlar

her lokmada parça parça çocuk etleri[12]

 

Tuğrul Keskin

Kalk adlı şiirinden:

üstüme batının kirli gölgesi düşüyor kalk

doğuya dön yüzünü güneşi uyandır

yıldızları uyandır kalk

bozkırın rüzgârı acıtsın bedenini yalayarak

suları uyandır kardeleni uyandır

durmadan ağlayan iki göz kör olur kalk

 

(…)”[13]

 

Ş. Avni Ölez

Işığı Geciken Sabahlar şiirinden:

“(…)

kurtmasalı okundu

sömürgeci küresellik duldasında

gözlerini kırpmadılar işkence sınarken

tavandan tabanı çaldılar yeryüzü tükensin diye

yabanıl arsızlarla soysuzlar üleşip

düzmece kralların ağılında

kuzuladılar

gerzek babalardı adları fil

hortumlandı ne kaldıysa elde dilde

sağtöre korusunda orkidenin kanına girdiler de

çançiçeği dağlalesi sümbül bir’ağızdan

sabrımız artık taştı dediler

cankırımı durdurun

-         analar durdurun

      sizler ki acı tohuma tat verensiniz

      ağacı çiçekleyecek adam gibi

      adam doğurun/”[14]

    

      Kemal Özer

      Canlı Siper adlı şiirinden:

      “(…)

      Bir adam, iki büklüm, sığındığı duvarın dibinde,

      siper ediyor kendini kurşunlar uçuşurken

 

      Bir çocuk, eğmiş başını o canlı siperin gerisinde,

      yüreği bir kuş gibi nerdeyse fırlayacak yerinden

 

      yan yana durmalıyız sevgilim biz de o adamla

      eksilmesin bir an bile çocuğun beslediği güven

 

      (…)”[15]

 

Sonuç:

Bugün durum nedir? Küreselleşme, son çeyrek yüzyıl Türk şiirinde ne ölçüde etkili olmuştur? Elimizdeki verilere göre denilebilir ki, Türkiye’nin ulusal yapısını büyük ölçüde zayıflatan küreselleşme, Türk yazınının başat ögesi olan Türk şiirini de olumsuz olarak etkilemiş; bu etkiye haklı bir tepki olarak da Türk ozanları seslerini yükseltmeye başlamışlardır. Bu bildiri bu bağlamda değerlendirilmelidir.

 

*Lefkoşa’da yapılan XI. Uluslararası Edebiyat Şöleni’nde sunulan bildiri metnidir.



[1] İnsana Tanım, Yasakmeyve dergisi, Şubat-Mart 2003, Sayı: 1.

[2] Yeni Bir Eskici, Çağdaş Türk Dili dergisi,Ekim 2003, Sayı: 188.

[3]Bir Şiire Araştırma, Ardıçkuşu dergisi, Ocak 2003, Sayı: 46.

[4] Ömer Şişman, Edebiyat ve Eleştiri dergisi, Mayıs-Haziran 2004, Sayı: 75.

[5] Masnu: 1. Sanatla yapılmış. 2. Sahte, düzme, uydurma… (Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat.

[6] Çağdaş Türk Dili dergisi, Haziran 2004, Sayı: 196

[7] YKY Şiir Yıllığı 2003-2004, Hazırlayan: Mehmet H. Doğan

[8] Selim Temo, Varlık, Ocak 2004.

[9] Çağdaş Türk Dili Dergisi, Haziran 2004, Sayı: 196.

[10] Yeni Şiir dergisi, Kasım 1987, Sayı: 1.

[11] E dergisi, Mart 2003, Sayı: 48.

[12] Kum dergisi, Mart 2003, Sayı: 15.

[13] Kum dergisi, Nisan 2003, Sayı:16.

[14] Damar dergisi, Şubat 2003, Sayı: 143.

[15] Evrensel Kültür dergisi, Mart 2003, Sayı:135.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/7/2006 - Tan Ağrısı

TAN AĞRISI                                          

 

     Cumhuriyet ve yargı şehidi Mustafa Yücel Özbilgin’e

 

Dağ diyorlar davul çalarak

Göğüslerini gere gere

Uyanıyorum sabahın köründe

Kumdan tepelerini görüyorum samyelinin

Kul köle çölünde

 

Özgürlük diyorlar

Bir bez parçasını dalgalandırarak

Bayrak sanıyor millet

Göğe bakıyorum

Göğün gözleri yerde

 

Deniz diyorlar

Toplanmışlar başına bir kör kuyunun

Ellerine bakıyorum

Ellerinde karanlığın çamuru

Çürümüş  kovasını çekiyorlar bir bedevinin

Unuttuğu bin yıl önce

 

 

Çocuklar kalkın

Kalkın çocuklar

Geceyi çalmışlar siz uyurken

Karanlık serpiyor üstünüze uğrular

Kör lambaları ellerinde karadüzenin

Uyanın bakın hele

Sonsuz uykuya salacaklar sizi

Göz göre göre

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/7/2006 - Tarih Bilinci ve Edebiyatçının Sorumluluğu

TARİH BİLİNCİ VE EDEBİYATÇININ SORUMLULUĞU

 


Tarih: 27 Mart 2006. Nevşehir’deyiz. Dünya Tiyatrolar Günü ya da iki gün sonra gerçekleşecek Güneş tutulmasını izlemek için değil, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fk. ve KIBATEK (Kıbrıs, Balkanlar, Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu)’in birlikte düzenlediği, Nevşehir Belediyesi’nin ev sahipliği yaptığı “Gezi Edebiyatı Sempozyumu”na çağrılı olduğumuz için buradayız.

“Gezi Yazıları Üzerine” başlıklı kısa bildirimi sundum ve uslu uslu başka bildirileri dinliyor, bilgileniyorum. Konuşmaya / tartışmaya da hiç niyetim yok. Çünkü; sempozyum uzamasın, Güzel Atlar Ülkesi’ni (Kapadokya) gezmeye daha çok zaman kalsın istiyorum. Çaktırmadan, sayın Kültür Bakanımız gibi arada bir şekerleme bile yapıyorum. Ama o da ne? “Dr.” sanlı bir akademisyen “Son Dönem Osmanlı Seyyahlarının Gözlemlerinde Sosyolojik Temalar” konulu bildirisini sunarken bir yerde “1908-1923 arası, Türk basınının altın çağıdır.” demez mi! Başımdan aşağı bir kova soğuk su dökülmüş gibi oluyorum. Yanlış duymuş olabilirim diye, oturumu yöneten sayın “prof.”dan söz alarak bildiri sahibi sayın “dr.”a duyduklarımın doğru olup olmadığını soruyorum. Uykumu kaçıran o sözler onaylanıyor. “Öyleyse” diyorum “1923’ten sonrasına ne diyeceğiz? Tunç Çağı mı?”. Oturumu yöneten sayın “prof.” duruma müdahale ediyor ve yönelttiğim sorunun “siyasî” olduğunu, sayın “dr.”u yanlış anladığımı, olayı “edebî” açıdan ele almam gerektiğini gayet “edebî” tümcelerle anlatıyor bana. Ama dinozor kafalı ben, olaya hep “siyasî” açıdan yaklaştığım için bir türlü anlamıyorum!...

Yeni yaşadığım bu olayı aktarmamın nedeni, son yıllarda ülkemizde yaygınlaşan çarpık tarih anlayışına ve buna kimi edebiyatçıların da alet olmasına dikkat çekmek içindi.

Tarih bilincinden yoksun bu çarpık tarih anlayışını burada açıklayacak değilim. Kısaca şunu söyleyebilirim: Bu anlayışa göre, ülkemizde demokrasinin bir türlü rayına oturamayışı, yaşam düzeyimizin yükselemeyişi, eğitim, sağlık vb. pek çok sorunun çözülemeyişinin en önemli nedeni, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde izlenen “yanlış” politikalardır! Kurtuluş Savaşı da neyin nesi canım? Basit bir Türk-Yunan savaşını abartıyoruz! Doğuda Ermeniler, Çarlık ordusuna maşalık etmediler; biz Çanakkale’de ölüm-kalım mücadelesi verirken bizi arkadan hançerlemediler, durup dururken göçe zorlandılar! Batıda Rumlar, emperyalizmin taşeronluğunu yapan Yunan ordusuna katılmadılar, durup dururken “mübadele”ye tabi tutuldular… Kurtuluş Savaşı’nı, Kuvayı Milliye’yi anlatmak şovenistlik yapmaktan başka bir şey değil!.. Ulus devlet mi? Modası geçti. Ulusal kimlik mi? Hemen çöpe atıp küreselleşmeye uyumumuzu sağlayacak “çağdaş” liberal bir kimlik edinmeliyiz. Ulusalcılığı, devrimciliği, devletçiliği, halkçılığı unutmalıyız. Laikliği de cemaatlerin istekleri doğrultusunda, “ılımlı İslam devleti modeli” çerçevesinde yeniden düzenlemeliyiz. Bunun için de en başta okullarımızdaki T. C. Devrim Tarihi ve Atatürkçülük dersini kaldırmalıyız! Kemalizm, AB’ye girmemizin önündeki en büyük engeldir. Okullarımızda artık Soros ve AB tarafından finanse edilip, Tarih Vakfı’nca yazdırılan , Kurtuluş Savaşı’mıza 333 sayfada 3 sayfa bile çok görülerek ancak 1,5 sayfa ayrılan, Kemalizm’den ise sadece 12 Mart ve 12 Eylül askerî darbeleri bağlamında söz edilen “alternatif tarih kitapları”nı okutmalıyız!...

 

  Son yıllarda pirim getiren ve “yazar”ını gündeme oturtan bu ve benzeri hezeyanlar medyada o kadar çok dile getirildi, öyle nadide “tarihî eser”ler yayımlandı ki,  edebiyatın bunun dışında kalması olanaksızdı…

Bu gibi yalan yanlış bilgileri tarih sanarak “eser”ine dayanak yapan ya da çeşni olarak kullanan, gerçekte tarih bilincinden yoksun  “edebiyatçı”lar türedi. Bunlara biraz karşı çıkmaya, eleştirmeye görün; suçlama hazır: “Edebiyat yapıtına politik yaklaşıyorsunuz. Edebiyat ayrı, politika ayrı. Statükodan yanasınız, güdümlüsünüz…” Bunlara göre edebiyatçı sorumsuzdur; yapıtında gerçeği istediği gibi değiştirebilir…

Oysa asıl “politika”yı kendileri yapıyorlar; bu durumu onaylamamızı, ikiyüzlülüklerini sanatın/sanatçının özgürlüğü bağlamında değerlendirmemizi bekliyorlar.

Ukrayna’da, Gürcistan’da, Azerbaycan’da fotokopileri gördüğümüz, emperyalizmin güdümünde güya devrim yapmaya kalkan bu beslemeler, bir de utanmadan bizi “güdümlü” olmakla suçlamazlar mı?!...

 

Elbette edebiyatçının bir sorumluluğu vardır: Çağının tanığı olmak!

Ama tarih bilincinden yoksun bir edebiyatçı nasıl çağına tanıklık edebilir?

Ancak yalancı tanıklık edebilir!

Tıpkı Osmanlı Hükümeti’nin baş temsilcisi olarak Sevr Alaşması’nı imzalayan Rıza Tevfik’ler, ya da İstanbul’da Mütareke basınında Kurtuluş Savaşı’na karşı yazılar yazan, Ankara’dakileri ise insandan bile saymayan Refik Halit’ler gibi…

 

***

 

Evet, tarih, ders alınmadığı için bir kez daha yineleniyor.

Ülkemiz bir kez daha parçalanmanın eşiğinde.

Tıpkı dün olduğu gibi bugün de emperyalizmin koruyuculuğu altında ayrılıkçı emellerini gerçekleştirmek isteyenler, yüzlerindeki maskeleri indiriyorlar.

Tehlikeyi görmemek, görmezden gelmek, yurttaş sorumluluğu ile de edebiyatçı sorumluluğu ile de bağdaşmaz. Dün Nâzım Hikmet ve Mehmet Akif’i bir araya getiren edebiyatçı sorumluluğu ortak paydamız olmalıdır. 80 yıl önce olduğu gibi bugün de Türkiye’nin buna gereksinimi var...

 

A. Kadir Paksoy

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/7/2006 - Hasan Mercan'ın Ardından - tanedebiyat, sayı 4, Temmuz 2006

 

Hasan Mercan'ın Ardından

 

 

Muzaffer İlhan Erdost

Mehmet Aydın

Ahmet Özer

Mustafa Kademoğlu

A. Kadir Paksoy

 

*

 

Gözün Göremediği / Özün Bilemediği / Hasan Mercan

Güllerden Haberiniz Yoksa Devleti Yönetmeyin / Mehmet Başaran

Dilin Kemiği Var / Attila Aşut

Türkçeyi Öğretemiyoruz Çünkü...  / Nazım Mutlu

Yazarın Dil Sorumluluğu / Günay Güner

Şiir Üzerine Notlar / Gü Çang (Çev.  Ali Demir)

Kiev'de Aşk (Öykü) / A. Alper Akçam

Rıfat Ilgaz Sempozyumu'nun Ardından / Münevver Oğan

Zamanın Eleğinden (Günlük) / Fahrettin Koyuncu

Tekelleştirilmiş Şiir / Tan Doğan

 

Şiirler

 

Hasan Mercan

Ruşen Hakkı

Hidayet Karakuş

Tahsin Şimşek

İrfan Yıldız

Ahmet Uysal

Fahrettin Koyuncu

Tahir Musa Ceylan

Ali F. Bilir

Bülent Güldal

Oğuz Tansel

Tan Doğan

 

 

Karikatür

 

Asaf Koçak

 

 

Ayrıca A. Kadir Paksoy'un "Yaralı Temmuz / Sivas Kıyını" kitabının ek olarak verildiği dergi, Ankara'da şu kitapçılardan edinilebilir: İmge, Turhan, Dost, Bilim ve Sanat, Galeri Kültür, İlhanilhan.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

İlk sayısı Aralık 2005'te yayımlanan Tan Edebiyat Dergisi'nin blogudur.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Arkadaşlarım